GELECEK 20 YILDA NELER OLACAK?

GELECEK 20 YILDA NELER OLACAK?

MIT İktisat Profesörü Daron Acemoğlu, Uludağ Ekonomi Zirvesi’nde Hepsiburada
sponsorluğunda gerçekleştirdiği konuşmasında yüksek kaliteli büyümenin nasıl
sağlanacağını anlattı. Bu 20 yıllık dönemde olacakların kurumların ve ülkelerin
davranışlarıyla doğru orantılı olacağını belirten Acemoğlu, yüksek kaliteli büyüme
için istihdamın, ücretlerin, sağlık ve eğitim yatırımlarının artması gerektiğini
vurguladı. Demokrasi ve büyüme arasındaki doğrusal ilişkiye de değinen Acemoğlu,
“Araştırmalar gösteriyor ki bugün düşünülenin aksine, demokrasiye geçiş kişi başına
milli geliri 20 yıllık bir süreçte en az yüzde 25 artırıyor” diye konuştu.

Daron Acemoğlu
MIT İktisat Profesörü

“Şu anda Türkiye bir krizin ortasında ve herkesin kafasında yarın kur ne olacak sorusu var. Ancak ben bu konuları konuşmak istemiyorum. Gelecek 20 yılda bizi nelerin beklediğine odaklanmak istiyorum. Önümüzdeki dönemde kaliteli büyüme önemli olacak. Yüksek kaliteli büyümeyle ne demek istediğimi açıklayayım ilk önce: 2000’li yılların başında Rusya ya da Suudi Arabistan gibi pek çok ekonomide büyüme olduğunu gördük. Ancak bu, kaliteli bir büyüme değildi. Üretkenlik, istihdam, ücretler artmadı. Kaliteli büyümek için üç konunun sağlanmış olması lazım: Birincisi istihdam büyümesi, ikincisi ücret büyümesi son olarak da sağlığa ve eğitime yatırım… Tüm bunların temelinde ise verimlilik artışı var. Çok basit görünüyor ama aslında hiç basit değil. Gelecek 20 yıl içinde dünya ekonomisinde ve gelişmekte olan ülke ekonomilerinde bunun önünde dört tane çok büyük engel var: Birincisi teknolojinin niteliği değişiyor. İkincisi kurumsal sorunlar. Üçüncüsü sadece krediye dayalı, üretkenliği artırmayan büyüme. Son olarak da dünya ekonomisinde son zamanlarda yaşanan gelişmeler. Bugün eğer Silikon Vadisi’ne giderseniz, korkunç bir heyecan olduğunu görürsünüz. Yapay zeka, robotlar ve yeni teknolojiler… Google mühendisleri, yapay zekanın 2029’a kadar insan zekasına ulaşacağını, 2045 yılına kadarsa insan zekasını 1 milyar kez geçeceğini söylüyor. Günümüzde büyümenin geldiği bölgelerde de değişim var. Örneğin Amerikan ve Avrupa eski enerjisini kaybetmiş durumda. Dünyada robotların endüstriyel istihdam üzerindeki etkileri tartışılıyor. Şu anda her yerde robotlar var. Amerika en fazla robot kullanılan yerlerden biri. İş gücü yaşlanan ülkelerde de robotlara olan talep daha fazla. Sonuçta siz istihdamda robot kullanmasanız bile robotların dünya ekonomisi üzerindeki etkisinden dolayı sizi etkileyecektir. Bu çok önemli bir konu. Niye? Çünkü bundan 30 yıl önce gelişmekte olan bir ülkede strateji aşağı yukarı belliydi: Düşük düzeyli, basit sanayi ürünlerinden başlayıp yavaş yavaş yukarı çıkmak… Güney Kore, Tayvan ve Çin bunu yaptı. Niye yapabiliyorsun bunu? Çünkü

Çin’de ya da Güney Kore’de iş gücü, Amerika’dan, Avrupa’dan daha ucuzdu. Teknolojiyi oraya götürüp orada üretim yapmak şirketler için kârlı hale geldi. Ama şimdi görüyoruz ki otomasyon süreciyle, yani artık makineler çalışmaya başlayınca iş hayatında Amerika’daki bir işi dışarıya göndermeye gerek kalmıyor. Birçok patron “off- shoring artık geçmişte kaldı” diyor.

OTOMASYON YENİ DEĞİL

Benim bir araştırmam var. Amerika’da değişik bölgelerde ne kadar robot kullanılıyor ve bunun ücretlerle ilişkisi nedir diye baktım. Amerika sanayisinin kalbi olan yerlerde ücretler düşük. Bu şehirler, elektronik fabrikaların olduğu, robotların daha fazla kullanıldığı yerler. Benim bu çalışmamı gören gazeteciler, ‘Eyvah! Robotlar geldi. Herkes işsiz kalacak’ türünden yazılar yazıyor. Demin bahsettiğim Google mühendislerinin beklediği devrim de bu yöndeydi aslında. Bu iyi bir devrim olmaz. Her şeyi yapay zeka ve robotların yaptığı bir dünya olmaz. Sonuçta otomasyon yeni bir şey değil. Otomasyon nedir? Maliyeti azaltmak için pahalı işçinin yerine ucuz makineyi getirme sürecidir diyebiliriz. Bu, İngiliz Sanayi Devrimi’nin başında da var, 19. yüzyılda Amerikan Sanayi Devrimi’nde de… 19. yüzyılda tarımın mekanikleştiğini görüyoruz. Bugün ise robotlarla ve yapay zekâyla karşı karşıyayız. Amerikan ve Avrupa ekonomileri şu ana kadar çok büyük değişimlerden geçti. Ama işsizlik yaratmadık? Niye? Onu da size verilerle anlatayım: Amerika’da tarımın mekanikleştiği dönemde işçilere giden gelirde bir azalış olduğu görülüyor. Bunun nedeni işçilerin yerine makinelerin kullanılmaya başlanması. Daha sonra da traktörler geliyor. Bunun yanında hizmet, ticaret ve özellikle sanayi sektörü bir patlama yaşıyor. 1890 senesinde bir fabrikaya gittiğinizde muhasebeci, planlamacı gibi insanları ofislerde görmeniz mümkün değildi. 1920’de ise çalışanların yarısı bu tür işler yapıyordu. Tüm bu değişimlerin ardından üretkenlik çok arttı. Nasıl oldu bu? Çünkü Amerikan ekonomisi teknolojiyi bir tek tarımı mekanikleştirmek için değil aynı zamanda yeni meslekler, yeni endüstriler, yeni işler yaratmak için de kullandı. Bunun da iki nedeni vardı: Birincisi teknolojik yaratıcılık. O zaman herkes tabii ki tarımla ilgileniyordu. 1800’lerin başında yüzde 60-70 insan tarımda çalışıyordu. Tabii ki tarıma önem vereceksiniz. Ama Amerikan ekonomisi sadece tarıma değil aynı zamanda endüstri ve ticarete de önem verdi. İkincisi eğitim. Biraz önce bahsettiğimiz konuya geliyoruz: Sağlık ve eğitim kaliteli büyüme için önemli. Aynı zaman sürecinde Amerikan işçisinin eğitim seviyesi o kadar arttı ki tarımdaki vasıfsız işler yerine fabrikadaki, hizmet sektöründeki çok daha vasıflı, çok daha karmaşık işleri yapmaya başladılar. Bu ikisi beraber ilerledi.

TEKNOLOJİK FIRSATLAR ÖNÜMÜZDE

Peki o zaman, bugünkü tabloya bakarsak ne sonuç çıkıyor? Bence sonuç çok basit: Teknolojik fırsatlar önümüzde. Ama bu fırsatları dar bir şekilde değil, geniş şekilde kullanmamız lazım. Yapay zekayı bir tek otomasyon için değil, aynı zamanda yeni endüstriler, yeni işler, yeni meslekler yaratmak için de kullanmamız lazım. Bu tür yenilikleri doğru anlayan endüstrilere bakarsanız, hem verimlilikleri hem çalışmaları çok daha fazla artıyor. Bu teknolojilerin oturması için eğitim de önemli. Eğer Amerikan ekonomisi 1900’lerde, 1890’lardan başlayarak “lise dalgası” (high school movement) dedikleri süreci hayata geçirmeselerdi bu kadar başarılı olamazlardı. Bugün ise bu konuda ne Türkiye kafa yoruyor ne gelişmekte olan ülkeler… Avrupa’da bu konuda biraz bilinç artışı var. Şu anda en büyük sorun eğitim eksikliği. Sonuçta teknoloji bizim elimizde bir ateş. Bu ateşi nasıl kullanacağımızsa bizim seçimimiz. Teknolojiyi büyük bir engel olarak da görebiliriz, fırsat olarak da… Avrupa ve Amerika’da Sanayi Devrimi’nden başlayarak 100-200 yıl bu tür yenilikler bir fırsat olarak değerlendirildi. Ama son 30 yılda belki eğitim yetersizliği, belki başka nedenlerden ötürü teknoloji doğru kullanılmamaya başladı. Bunun bir tek Amerika’ya değil tüm gelişmekte olan ülkelere etkisi var. Çünkü verimlilik artışı Amerika’dan, Avrupa’dan dünyanın diğer başka taraflarına saçılıyor. Pekiyi bugün nasıl yapıyoruz? Ulusların Düşüşü kitabımda vurguladık ki demokrasi, kapsayıcılıkla aynı şey değil. Demokrasi yetmez. Ama demokrasi olmadan da kapsayıcılık olmaz. Bugün demokrasi gerileme halinde. Bunun bir etkisi var mı? Dünyanın dört bir tarafına gidin, her tarafta bir sürü ses var: Demokrasi istemiyoruz. Çin, demokrasisiz ne güzel yapıyor! Gerçekten demokrasisiz yüksek gelirli büyümeyi yapabilir miyiz? Hayır, yapamazsınız. 1989 yılında, Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Stanford Siyaset Bilimcisi Francis Fukuyama, “Tarihin Sonu” kitabını yazdı. Yani “Artık demokrasinin, piyasa ekonomisinin önünde hiçbir şey duramaz” dedi. Ama ondan beri demokrasi yükseldi ve şimdi düşmeye başladı.

DEMOKRASİ GERİLİYOR

2006’dan öncesine baktığınızda pek çok ülke demokratikleşiyor. 2006’dan sonra bakarsanız demokrasinin gerilediği ülkeler daha fazla. Bunun bir önemi var mı? Var ve bunun için yine kendi araştırmalarımdan alıntı yapacağım. 1950 ila 2016 arasında pek çok ülkeye baktık. ‘0-1 arasında bu ülkelerin demokrasi endeksini oluşturduk. Her yeni demokratikleşen ülkeyi 0’a koyduk. Bu ülkelerin demokratikleştikten sonraki ve önceki yıllardaki kişi başına düşen gayri safi milli hasılasına baktık. Örneğin Güney Kore 1988’de demokratikleşiyor, sıfırda yer alıyor. Daha sonrasında ve öncesine baktığımızda iki önemli gelişme göze çarpıyor. Birincisi daha az önemli, ikincisi daha fazla önemli. Birincisi, sıfırdan önce bakarsanız kişi başına gayri safi milli hasıla düşüyor. Neden? Çok basit: Demokratik olmayan rejimler ‘Aman ben hemen demokratik olayım, ne güzel’ diyerek bu işe kalkışmıyor. Bir kriz geliyor, kriz sonunda düşünüyorlar ve dönüşüyorlar. İkincisi, demokrasi, o krizden dört, beş yıl sonra devam ediyor. Daha sonrasında ise hızlı büyüme geliyor. Tek parametre olarak demokratikleşmeyi alsak bile görüyoruz ki diktatörlükten demokrasiye geçen bir topluluğun gelecek 20 yıl içinde kişi başına düşen milli hasılası en yüzde 25 artıyor. Bunun ise birkaç nedeni var. Birincisi yatırım artıyor. Yatırım artıyor çünkü diktatörlükler genelde kendi adamlarını kayırıyor. Bu da yatırımları ve verimliliği azaltıyor. İkincisi vergiler artıyor. Burada, aranızda çok sayıda iş adamı var. ‘Aman vergilerin artması iyi bir
şey mi’ diye sorabilirler. Evet, çok iyi bir şey. Çünkü gelişmekte olan ülkelere baktığınız zaman büyük bir bütçe sorunu var. Ne dedim başta? Yüksek kaliteli büyüme için sağlık ve eğitim şart. Nereden gelecek bunun parası? Vergiye gerek var. Diktatörlükler vergiyi artırmıyor? Niye? Kendi adamlarına vergi koymamak için. Bir de vergiyi alabilecek yüzleri yok. Demokrasi olduğu zaman vergiler hemen artmaya başlıyor.

İNTERNET DEVLET ELİNDE BASKI ARACI

Vergiler artınca arkasından ne oluyor? Sağlığa ve eğitime büyük bir yatırım yapılıyor. Bebek ölümlerine de bir bakın. Ben baktım. Demokratikleştikten sonra gelecek 20 yıl içinde bebek ölüm oranında çok büyük bir azalış var. Çünkü demokratik olamayan ülkelerde doğru sağlık yatırımı yok. Bu yatırımlar olmadığı için hiç gerek yokken insanlar ölüyor. Şu anda görüyoruz: Diktatörlük, kuvvetli liderler çok önemli diyorlar. Hayır. Daha önemli olan siyasi rekabet, doğru kadrolar ve kurumsallaşan karar
verme mekanizmaları. Ama tabii, teknoloji yine fırsatlar ve engeller koyuyor. Çin bugün demokratik değilse bunun bir bölümü Komünist Parti’den ama bir bölümü de teknolojiden. Çünkü ilk başta birçok insan ‘İnternet bizi demokratikleştirecek’ dedi ama sonunda interneti devlet, elinde bir baskı aleti olarak kullanıyor. Bunun yanında gelişmekte olan ülkelerin teknolojiyi doğru kullanmak, demokrasi ve başka kapsayıcı olguları yücelterek kaliteli büyümek yerine krediye bağlı, tüketime bağlı büyümeye gittiklerini görüyoruz. Bu da haliyle düşük kaliteli büyüme oluyor. Son 7 yıl içinde Çin bunun en güzel örneğini oluşturdu. Türkiye de bir diğer örnek. Türkiye için kendi verilerimi kullanmayacağım. Çünkü “Dünyadan Türkiye nasıl görünüyor” bunu size göstermek istiyorum. IMF’nin güzel bir çalışması var. Toplam faktör verimliliğinde Türkiye’ye bakmışlar. 2002’den 2006’nın sonuna kadar Türkiye’de büyüme hızlı, bunu herkes biliyor. Bu hızlı büyümenin en büyük motorlarından bir tanesi de toplam faktör büyümesi. Yani elimizdeki sermaye, elimizdeki iş gücü daha değerli hale geliyor. Bu süreç içinde istihdam artıyor. Bu süreç içinde Türkiye’de vergi gelirleri artıyor. Bu süreç içinde eğitime, sağlığa daha fazla yatırım yapılıyor. Bizim biraz önce dediğimiz kapsayıcı, yüksek kaliteli büyüme ortaya çıkıyor. Bir dakika sonra göstereceğim ki bunun aslında kurumsal nedenleri de çok önemli. Ancak 2006 yılından sonra faktör verimliliğinde geriye gidiş başlıyor. Son 12 yılda Türkiye’de toplam faktör verimliliği sıfır. Başka bir şey söylememe gerek yok. Bunun yüksek kaliteli büyüme olmadığı kesin. Eğitimde, sağlıkta olan ileri adımlar geri gidiyor.

TÜRKİYE NASIL BÜYÜYOR?

Peki Türkiye nasıl büyüyor? Bu bir tek Türkiye’ye has değil. Birçok gelişmekte olan ülkede böyle düşük kaliteli büyümeler var. İnşaat sektörüyle tetikleniyor bu büyüme. Bu büyümeyi de krediler destekliyor. Çin’de de aynı durum var. Türkiye’nin kredi piyasasının gelişmesi de gerekiyordu. Tüketim kredisi önemliydi. Şirketlerin kredi alması önemliydi. Ancak sanayi yatırımı olmadan toplam faktör

verimliliği yakalamak mümkün değil. Peki niye böyle? Dediğim gibi fırsatlar elimizde, engelleri biz yaratıyoruz. Kredi tabii ki çok önemli. Eğer bankalar işlere, şirketlere kredi verirse, bu doğru kullanılırsa önemli bir etken. Ama bir tek krediyle büyüme kaliteli olmuyor. Yüksek kaliteli olmayan büyüme ise çok uzun zaman devam edemiyor ve sonunda krize yol açıyor. Türkiye’de de bu yaşanıyor. Tabii ki hiçbir ülke tek başına, bir ada olarak yaşamıyor. Türkiye hiç yaşamıyor. Dünya konjonktürü çok önemli. Örneğin Çin’in, Rusya’nın etkisi dünya demokrasisine etkisi hiç pozitif değil. Dünya ticareti, ticaret savaşından dolayı durursa yine Türkiye’ye 2009’da olduğu gibi büyük bir zararı olur. Ama uluslararası ilişki bir tek ticaretten ibaret değil. Uluslararası ilişkiler bir pencere açmak zorunda. Türkiye’nin olanakları çok yüksek çünkü çok genç ve dinamik bir ülke ve teknolojiye çok büyük gereksinimi var. Bu teknolojiyi çok aç bir şekilde alabiliriz. Ama dışarıdan, pencereyi açıp almamız lazım. Eğer dışarıyla doğru ilişkimiz varsa, teknolojiyi hem sermaye hem fikir hem de ilham olarak alıyorsak bize yararı olacaktır. Eğer dışarıyla yanlış ilişkimiz varsa teknoloji bizi kendi içimize kapatır. Yanlış işler yaparız. Avrupa yerine Çin’e ve Rusya’ya gideriz. Bu da bir tehlike, bu da bir engel. Ama doğru yaparsak fırsata da çevirebiliriz.

© 2019 Uludağ Ekonomi Zirvesi. Tüm hakları saklıdır. - VERİ POLİTİKASI