KATMA DEĞERLİ BÜYÜMENİN ANAHTARI

KATMA DEĞERLİ BÜYÜMENİN ANAHTARI

1990’ların başında gelişmiş ülkelerin GSMH’sinin globalden aldığı pay yüzde 60 iken, şu
anda yüzde 40’lara gerilemiş durumda. 2050’ye kadar gelişmekte olan ülkelerin büyüme hızı,
gelişmiş ülkelerin iki katı olacak. Kısacası yeni dönemde farkların açılacağı ve büyümenin
anahtarının artık dijitalleşme olduğu artık bilinen bir gerçek… Türkiye’de bu konuya kafa
yoranların başında gelen Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali ve Bosch
Türkiye Genel Müdürü Steven Young, gazeteci Hakan Güldağ moderatörlüğünde
gerçekleştirilen “Katma Değerli Büyümenin Anahtarı” oturumunda tüm bu gerçekleri
enine boyuna tartıştı. İş Bankası’nın sponsorluğunda gerçekleşen oturumda ortaya tüm iş
dünyası için çarpıcı önerilerin olduğu bir konuşma çıktı. İşte detaylar…

ADNAN BALİ
TÜRKİYE İŞ BANKASI GENEL MÜDÜRÜ

“TÜRKİYE HIZLI BÜYÜMEYE MECBUR”

“Maalesef bu zirve finansal piyasaların fazla dalgalandığı bir döneme denk geldi. Herkesin aklında kurlar ve seviyeler var. Bence bu tür üst piyasa göstergelerindense dip dalgaları konuşuyor olmak daha önemli. Onun için bu oturumun başlığının bizi günlük gündemlerden uzaklaştırması açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için katma değerli büyüme, inovasyon, girişimcilik neden bu kadar gerekli? Önce bunu cevaplamak lazım. Türkiye için dinamik bir ülke der dururuz. Yılda aşağı yukarı 800 bin gencin iş gücüne katıldığı bir ülke. Dinamik dediğimiz şey çok dinamik bir nüfus barındırmak anlamında da geçerli. Bu şu demek: İşsizliği aynı seviyede tutabilmek için bile bu ülkede her yıl 800 bin yeni iş yaratmanız gerekiyor. Nitekim son 10 yılda 7 milyonun üzerinde yeni iş yarattık ama işsizliği aşağı çekemedik. Çünkü iş gücüne daha fazla katılım oldu. Avrupa’da pek çok ülkenin nüfusundan yüksektir bu rakam. Diğer taraftan iş gücüne katılımın profili de değişiyor. Orta sınıf büyüdükçe, üniversiteli olmak yaygınlaştıkça hayattan beklentilerde daha yüksekliyor; tali mesleklerde çalışmaya gönüllü olmayan insanlar iş gücüne katılıyor. Bu sosyal, politik, ekonomik bir sürü boyutu olan bir hadise. O zaman Türkiye, en az yüzde 4 -5 seviyesinde büyümek zorundadır. Türkiye büyüme bakımından opsiyonel, yani ‘olmasa da olur’ diyebileceği bir olguyla karşı karşıya değil. Türkiye hızlı büyümeye mecburdur. Bu mecburiyetiniz var ama büyümeyi finanse edecek kaynaklarınız yok. O zaman bu ikilem nasıl çözülecek? Ne yapıyorsunuz? Dış kaynak kullanıyorsunuz. Aynen şirketlerimizde olduğu gibi…

KATMA DEĞERLİ BÜYÜME NE DEMEK?

Dış kaynak da dış konjonktür uygunsa, sizin de iyi bir hikayeniz varsa size yöneliyor. Bu şekilde yüksek büyüme dönemleri geçirebiliyorsunuz. Şöyle bir iktisat tarihimize bakalım. Bizim her hızlı büyüme dönemimiz, bir dış açık sorunuyla kesintiye uğramıştır. Bu ikilemi çözebilmek için ne yapmalıyız? Buradan katma değerli üretime geliyorum. Bir şirket nasıl kredi kullanıyorsa, ne için kredi kullanıyorsa bir ülke de öyle kredi kullanmalıdır. Kullandığı yerleri de ona göre seçmelidir. Bu şu demektir: Kullandığınız kredinin maliyetinden daha yüksek bir getiriye sahip değilseniz, her gün özkaynağınızı tüketirsiniz.

Eğer kullandığınız alanlardaki getiri, kullandığınız kredinin maliyetinden yüksekse katma değer yaratmaya başlarsınız. Demek ki ülke olarak biz, kullandığımız dış kaynakların maliyetinin üzerinde getiri sağlayan alanlarda büyümeliyiz. Bu katma değerli büyüme demektir. Bunun için neler yapılabilir? İşte inovasyon, girişimcilik bunun içindir. Aynı zamanda tasarrufları da artırarak dış kaynak bağımlılığını da azaltacak şekilde ilerlemeniz lazım. Geleneksel sektörlerin dışında iş yapmanız lazım. Çünkü olgunlaşmış endüstrilerde bu hikayeyi yazma imkanı yok. Sizin Boeing’in üzerinde kaliteli başka bir uçağı bugünden başlayarak yapma durumunuz yok. Boeing yapmazsınız ama insansız hava aracı yaparsınız. O insansız hava aracını farklı farklı katma değeri yüksek alanlarda kullanabilirsiniz.

İNOVASYON HAYALLE BAŞLAR

İnovasyon önce hayalden başlayacak. Hayalinizin olması lazım. Ham hayalden bahsetmiyorum tabii ki. Bir fikirle, etrafını örgüleyebileceğiniz bir hayalinizin olması lazım. Bunun için de bir iklim oluşmalı. Her fikrin tatbik kabiliyetinin olup olmadığını sınayabilecek, yanlışlık olduğunda, fireler olduğunda bundan rahatsız olunmayacak, çalışanlarınızın deneme ve yanılmalarını bir gider olarak değil bir yatırım olarak göreceğiniz, bunun gerektirdiği bedellere en baştan hazır olabileceğiniz, içinden bir tane fikrin bile çıkması için sabırlı, tahammüllü, uzun bir süreçten bahsediyoruz. İnovasyon için gerekli olan şey para filan değildir. Büyük ölçüde şirketlerin sağlamak zorunda oldukları ortamdır. Bırakın reddedilmeyi, firelere razı olacaksınız. Farklı fikirlerin ortaya konabildiği, bunların tutmuyor olmasından rahatsız olunmadığı bir ortamın sağlanması lazım. Şirketlerin liderlerinin altlara verebildiği en önemli işlevin bu olduğunu düşünüyorum. Burada yıllar evvel okuduğum Carl Popper’ın ‘yanlışlanabilirlik’ kavramını hatırlatmak istiyorum. Bu bana çok ilham vermiştir. Şöyle ki bir hipotez attınız ortaya ve tutmadı. Tutmayınca siz insanlığa artık bir katkıda bulunmamış olmuyorsunuz. Hala bulunuyorsunuz. Çünkü siz artık bir başkasının daha aynı yanlışı yapmasını engelliyorsunuz. Aslında bu şöyle bir şey: Biz samanlıkta iğnenin nerede olduğunu yüzde 100 bilemeyebiliriz ama iğnenin nerede olmadığını tespit ede ede ilerlersek gerçeği yakalarız. Daha dar bir alanda onu bulma imkânı buluruz. Yanlışlanabilirliğe baştan razı olacaksınız. Piyasa ekonomisi de budur. Farklı fikirlerin denendiği, nelerin tutmadığının anlaşıldığı ekonomik modeldir. Somut örnek: Edison ampulü buluna kadar bin kadar hatalı deney yaptı. Ama Edison diyor ki ‘Onlar o bir taneyi bulmak için gerekliydi.’

“ÖNCE İŞİ İYİ YAPMAK LAZIM”

Bizim vizyon koyma yükümlülüğü olan yöneticiler olarak temel iki sorumluluğumuz var: Birincisi cari bilanço sorumluluğumuz. O yılın veya önümüzdeki yılın kısa ya da kısa-orta vade diyebileceğimiz finansal sonuçlarını, performansını sağlamaya dair sorumluluk bu. Yani ben geleceğe hazırlanırken sürekli sorguya muhtaç, düşük bir performansla ilerleyemem. Önce işimizi iyi yapacağız. Örneğin bankacı olarak söyleyeyim. Kredi vereceğiz, mevduat toplayacağız. Net faiz marjı, komisyon, iş gelirleri yaratacağız. Bunlar bizim kısa vadeli bilanço sorumluluklarımız. Bunu iyi yaptık. Yeter mi? Yetmez. Bir de iş modelinizin uğrayabileceği riskler, tehditler ya da yaratabileceği yeni fırsatlar için orta, orta-uzun vadeli başka bir vizyonunuz olmalı. Onları izlemeli ve görmelisiniz. Birincisi olmadan ikincisine kaynak yaratamazsınız. İkincisi olmadan birincisini sürdüremezsiniz. Onun için bizim sorumluluğumuz ikisini birlikte götürmektir. Kolay mı? Değil. Giderek de daha zorlaşıyor zaten. Ama mesela bankacılık açısında söyleyecek olursam ‘Biz vallahi daha uzun yıllar mevduat toplar, kredi verir, gelirlerimizi artırarak bu işi götürürüz’ diyenlerden olursanız, en erken tasfiye olanlardan biri olabilirsiniz. Ödeme sitemleri değişiyor. Çin’de bugün ödemeler yüzde 90’ın üzerinde QR kodlu yapılıyor. Para diye bir şey yok. Bir nesil geleneksel bankacılık ürün ve hizmetleriyle tanışmadan bu tarafa kaydı. Bizim bunların hepsine kendimizi uyarlayabileceğimiz bir yapı oluşturmamız lazım. Tehdit varsa tehdidin olduğu yerde siz de olun. İş birliklerine açık olun.”

GELİR DAĞILIMINDA YAKLAŞAN DEĞİŞİM

ARACILAR ORTADAN KALKIYOR Aslında değişim hadisesinin çağımıza denk gelen ismi dijitalleşme. Yoksa ateşin, tekerleğin, buhar makinesinin bulunması da aynı şey… Dijitalleşme aracıları ortadan kaldırıyor. Nihai kullanıcıya sunulan ürün ya da hizmeti ilk üretenle onun arasındaki mesafeyi kısaltıyor. İşlevsizleşmiş, iş modellerinde fonksiyonlarını kaybetmiş tarafları ayıklıyor ve o ilişkiyi daha etkin hale geliyor. Aslında şöyle özetlenebilir: Buhar makinesiyle insanlığın fiziki hız sınırları aşıldı. Şimdi dijitalleşmeyle mental hızları zorluyoruz ve aşacağız. Bizim muhteşem bir zekamız var. Onu çoklamak süreç hızı bakımından yetersiz. Onu makinelere devredebildiğimiz ölçüde yaratıcılığımızı daha fazla geliştireceğiz. Bu durumda ülkeleri, politik güç dengelerini, sosyal yaşamımızı, kısacası her şeyimizi etkileyecek.

BÜYÜK FARKLAR OLUŞACAK Bu büyük kırılma dönemleri dünya tarihinde büyük farklar yaratıyor. Şu anda da şaşırtıcı istatistiki veriler mevcut: 1990’ların başında gelişmiş ülkelerin küresel GSMH’den aldıkları pay yüzde 60’lar civarındaydı. Gelişen ülkelerin ise yüzde 40. 30 yıl sonra şimdi tam tersi durum söz konusu. Gelişmiş ülkelerin yüzde 40, gelişmekte olan ülkelerin yüzde 60. 2050’ye kadar gelişmekte olan ülkelerin büyüme hızı, gelişmiş ülkelerin yıllık ortalamada iki katı olacak. Bu demek oluyor ki fark daha da açılacak. Bugün satın alma gücü paritesine göre Çin, ABD ekonomisini geçti. Cari pariteyle de 2030 yılında geçecek. Hindistan da 2050 yılında geçecek. Şu ülkelere bakar mısınız? Endonezya, Brezilya, Meksika, Almanya ve Japonya’yı geçecek. Türkiye, İtalya’yı geçecek. Bütün Avrupa küresel GSMH’si dünyanın sadece yüzde 10’unu alıyor olacak. 18’İNCİ YÜZYILA GERİ DÖNÜŞ Bu çok şaşırtıcı görünen değişim aslında geriye dönüp baktığınızda endüstriyel dönem öncesine kısmi bir yaklaşma anlamına geliyor. Şöyle ki 18. yüzyıl sonlarında Asya, dünya ekonomisinin yüzde 80’ini oluşturuyordu. Sadece Çin ve Hindistan yüzde 65’ini oluşturuyordu. Avrupa o tarihte yüzde 10’dan az pay alıyordu. 1950’ye gelindiğinde yaklaşık 150 yıl sonra buhar makinesinin dönüşümüyle Batı Avrupa
ve ABD yüzde 50’yi geçiyor, Çin ise artık yüzde 5’e geriliyor. Yani bu kırılmalar arasında kendinize doğru, gündemli bir varoluş çıkarabilirseniz, bu değişimleri yönetebildiyseniz başka bir yolculuğunuz olacak.

STEVEN YOUNG
BOSCH TÜRKİYE GM

GELECEĞİ ŞEKİLLENDİRMENİN YOLU

Konu girişimcilik ve inovasyon olduğu zaman bunu ‘değişim’le birleştirebiliriz. İnovasyon söz konusuysa değişim kaçınılmazdır. Dünyada son 100 yılın en kapsamlı ve en köklü teknolojik değişimini yaşıyoruz. Bunun insanların hayatına da etkisi büyük. Dünyada ikinci bir değişim daha yaşanıyor. O da sosyal değişim. Gücün ve sermayenin Batı’dan Doğu’ya kayması söz konusu. Yeni neslin devreye girip piyasaları benimsemesi ve bu teknolojiyle bütünleşmesi söz konusu. Biz Bosch olarak, geleceği planlarken ve şekillendirirken Ar-Ge’ye çok önem veriyoruz. Ciromuzun takriben her yıl yüzde 10’u Ar-Ge’ye gidiyor. Şirketin yılda 80 milyar Euro küresel cirosu var. Dünyada 69 bin Ar-Ge çalışanımız mevcut. Bunların 29 bini yazılım üzerine çalışıyor. Bu 29 binin 25 bini IOT ve yapay zekâ üzerine odaklanmış durumda. Şu anda bizde değişimi tetikleyen dört makro trendden bahsetmek istiyorum: Bir tanesi bağlanabilirlik (connectivity). Muazzam bir değişim içindeyiz. Bu bağlanabilirlikle beraber insanların iş ve özel hayatlarını birleştirmek mümkün mesela. İkincisi kentleşme. 2050 yılında, dünya nüfusunun 9,5 milyar olacağını düşünürsek bu nüfusun yüzde 70’i büyük kentlerde yaşamak isteyecek. Büyük kentlerden ne anlıyoruz? Nüfusu 10 milyon ve üzeri olan şehirler. Bu muazzam bir olay. Üçüncüsü demografi. İnsanlar artık daha uzun yaşıyor. Daha sağlıklı bir yaşam tarzı var. Artık 80 yaşına kadar yaşamak bir mucize değil. Neredeyse ortalama bir yaş haline geldi. Sağlık alanında bu nedenle önemli bir iş sahası var. İnsanların yaşamını daha kaliteli, daha konforlu, daha sağlıklı yapabilmekten bahsediyorum. Son olarak bu nüfus artışıyla beraber enerji ihtiyacı artacaktır. 2030’a kadar yüzde 40 daha fazla enerjiye, yüzde 50 daha fazla temiz suya ihtiyacımız olacak. Bu dört temeli iyi anlamak demek geleceği şekillendirmek anlamına geliyor.

BOSCH GELECEĞE NASIL BAKIYOR

“10 YIL ÖNCE ŞEKİLLENDİK” Biz vizyonumuzu 2010 yılından önce şekillendirmeye başladık. Elektrikli, sürücüsüz araçlar ve bağlanabilirlik konularına bu tarihlerde ciddi para yatırmaya başladık ve bu işleri ticarileştirdik. Yılda 400 milyon Euro

ayırıyorduk. Tüm bu çalışmalara yaklaşık 10 yıl önce başladığımıza da dikkatinizi çekerim. Şu anda geldiğimiz noktada bütün ana üreticilerle çalışıyoruz. Mercedes’le çok stratejik bir iş anlaşması imzaladık.

“DEĞİŞİMİN ÖNCÜSÜ OLMALIYIZ” Şirketimiz kurulalı 100 yıldan fazla oldu. Bir 100 yıl daha yaşamak istiyorsa bu değişimin bir parçası, tercihen öncüsü olmak zorunda. Vizyonumuzda küresel IOT pazarının lideri olmak var. Bujiyle başlayan yolculuk şimdi bambaşka bir yola gidiyor. Bu değişim şart. Eğer bu zirveden ayrılırken üç tane şey yanınızda götürecekseniz bir tanesi değişim olsun. Değişim olmazsa tarihe karışırsınız.

KAZALAR ORTADAN KALKACAK

Yeni dönemde heyecan verici üç tane gelişme olduğunu söyleyebilirim: Birincisi elektrikli araçlara geçiş. İkincisi otonom sürüşe geçiş. Üçüncüsü ekosistemle birlikte aracın evinizde, akıllı fabrikalarınızda bir ağın içinde olması. Tüm bunlar da muazzam bir hızlı gelişiyor. Otonom sürüş mesela kademeli olarak başladı. Bunun beş kademesi var, teknik olarak biliyorum ki şu anda üçüncü kademeyi bitirdik. Beşinci kademe bitince araçlar her türlü ortamda kendi
kendilerini sürebilecek. Bu ne zaman olacak? 2025’te. Bu tarihte araçlar kendilerini A noktasından B noktasına götürebilecek. Siz sadece adres vereceksiniz. Kazalar ortadan kalkınca aracın üzerindeki bütün o aktif-pasif güvenlik ekipmanına da ihtiyaç kalmayacak. Hava yastıkları, ABS frenler… Elektrikli araçlarla da araca ağırlık yapan yüzlerce kiloluk mekanik ağır aksama ihtiyaç kalmayacak. Araçlar 600- 700 kilo hafifleyecek. Bununla beraber shuttle’lar ortaya çıkacak. Büyük şehirlerde shuttle’lar sürücüsüz bir şekilde ve paylaşıma açık olarak gezecek. Yani siz 10 yaşındaki çocuğunuzu sabah evinizden sürücüsüz bir shuttle’a bindirieceksiniz. O shuttle onu okula götürecek, öğleden sonra da getirecek. Bu hayatımızı muazzam bir şekilde değiştirecek. Daha sağlıklı, daha konforlu, daha emniyetli olacak, çünkü kazalar ortadan kalkacak.

HAC YOLUNDAKİ KARINCA

Ar-Ge olayına ‘Hac yolundaki karınca” gibi yaklaşmak gerekiyor. 10 tane girişimin genellikle 9’u başarısızlıkla sonuçlanıyor. Daha yolun başında yüzde 90’dan vazgeçeceksiniz. Bu yüzde 90 da iyi ihtimal. Daha da yüksek olabilir. Bizim şirket içi istatistiklerimize göre bir projenin başarılı olup olmadığını görmek için 8 ay ila 1,5 yıl arasında beklemeniz gerekiyor. Tabii bazıları baştan başarısız oluyor. Ar-Ge sabır işidir. Yaşayan örnek vereyim: Kurucumuz Robert Bosch. 1886 yılında Stutgart’ta şirketi kuruyor. Takip eden 12 yıl boyunca birçok yeni şey deniyor, hiçbiri tutmuyor. 12 yıl boyunca sabrediyor. 1898’de öyle bir icat yapıyor ki dünya otomotiv tarihini değiştiriyor, yönlendiriyor ve bugünkü geldiğimiz noktada 400 bin kişilik bir şirketin temelini atmış oluyor. O icat bir buji. Bildiğimiz araçların içindeki ateşlemeyi sağlayan bujiyi 12 yıl sonra icat ediyor. Ondan sonra otomotiv sektörü gerek ABD’de, gerek Avrupa’da değişiyor. Ar-Ge merkezlerinin teşvik edildiğini biliyorum. Sanayici arkadaşlarıma şunu tavsiye ediyorum: Teşvik almak için Ar-Ge merkezi kurmayın. Yatırım yapmak için kurun. Sabırlı davranın. Bu konu uzun yıllar gerektiriyor. Ama projelerinizden bir tanesi tutarsa tutar, bu her şeyi değiştirir. Türkiye’deki patent başvurularımızı inceledim. Geçen yıl patent başvuruları yüzde 24 oranında artmış. Patent başvurusu Ar-Ge’nin nasıl gittiğini gösteren iyi bir KPI’dır. Son üç yıldır da başvurularda çift haneli bir artış var. Bu Türkiye için gerçekten olumlu bir gelişme ancak sıralama olarak bakarsak dünyada ilk 20’de değiliz. Bunu iyi bir başlangıç olarak görüyorum ama yolumuza devam etmemiz lazım.”

© 2019 Uludağ Ekonomi Zirvesi. Tüm hakları saklıdır. - VERİ POLİTİKASI